AVUKAT İSMAİL GENÇ
HUKUK VE DEVLET
“Hukuk Devleti”, in Kavram Sözlüğü (Söylem ve Gerçek), c.II, (ed. Fikret Başkaya), Özgür Üniversite Kitaplığı: 59, Maki Basınç Yayın, Ankara, 2006, s.201-233
Hukuk devleti, genellikle, düzenin ve iyi idarenin sağlanması için devletin sınır tanımaksızın her türlü kararı alabildiği yönetimi anlatmak için kullanılan POLİS DEVLETİ (Polizeistaat) kavramı karşıtlığı ile tanımlanır. Terimdeki “polis”, yönetim aygıtını ve gücünü anlatmaktadır.
Anayasası’nın değiştirilemez hükümlerinden olan 2. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti “…bir hukuk devletidir.” Anayasa Mahkemesi’ne göre de “hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasa’ya uyan bir devlettir. Kanun koyucu organ da dahil olmak üzere, devletin bütün organları üstünde, hukukun mutlak bir hakimiyetinin bulunması gerekir. Hukuk devleti bütün faaliyetlerinde hukukun egemen olduğu bir devlet düzenidir.” Mantıksal çelişki barındıran bu tanım, çeşitleme ve güzellemeleriyle hukuk edebiyatının geçer akçelerindendir.
Hukuk devleti, devletin hukukla olan ilişkisini tanımlayıcı kavramlardandır. Hukukun yaratıcısı veya enazından uygulayıcısı (benimseyicisi ve teminatı) olan devlet, hukuka tabi midir? Hukuk, varlığını yaratma veya benimsemeyle olsun devlete borçlu olduğuna göre, devletin hukukla bağlı olması, hukukun ona egemen olması ne anlama gelir?
Devlet hukuk içinde veya hukukla hareket etmek zorundadır. Hukuk devleti, devlet iktidarının keyfi değil düzenli işlemesi arayışı zeminine oturtulabilir.
Hukuk, toplumsal ve kimi zaman da maddi gerçekliğin hukuk düzeninde yeniden kurulmasını gerektirir. Gerçeklik, bir kez de hukuksal gerçeklik olarak kurulur. Örneğin, iktisadi/toplumsal nitelik taşıyan mübadele ilişkisi, hukuk tarafından, alım-satım (sözleşme) ilişkisi olarak ve mübadelenin tarafı olan bireyler de hukukta iradelerine iktidar tanınan kişiler olarak yeniden kurulur. Devlet de hukuksal gerçeklikte bir hukuk öznesi olarak kurulur. Ama aynı zamanda devlet hukukun koyucusu, yaratıcısı veya kaynağına bakılmaksızın (tanrı, doğa, insan aklı, toplum vb.) ortaya çıkmış hukukun ardına koyduğu yaptırımla benimseyicisi (saptayıcısı) ve koruyucusudur. Devlet varlığını kendisine borçlu olan hukuka nasıl tabi olur? Devlet iradesini hukuk olarak ortaya koyduğu zaman, kaçınılmaz olarak, bu iradeyi belli bir süreklilik, uyum ve hiyerarşi içinde nesnelleştirecek kurumsallaştıracaktır. Devlet iradesini emirler yığını şeklinde değil de sistemli hukuk kuralları aracılığıyla ortaya koyduğu zaman (-ki, kapitalist siyasal/hukuksal kuruluş için bu şarttır) kaçınılmaz olarak kendisini sınırlamış da olacaktır. Bu nedenle hukuk devleti yalnızca birey – devlet karşıtlığı üzerinden de anlaşılamaz. Bu çerçeveleyici ve sınırlayıcı yönüyle, devletin rasyonel/hukuksal örgütlenmesini sağladığı gibi birey özgürlüğünün korunmasında da işlev görür. Devletin, üretim ilişkilerini korumadaki rolü, kapitalist evrede modern devlet örgütlenmesini gerektirir.
Devlet – hukuk ilişkisinde devletin, hukukla kavranamayan bir varlık alanı olmadığı savunulduğu gibi hukukun kavrayıp açıklayamayacağı bir irade alanı olduğu da savunulmaktadır. Her iki durumda da iradesini hukuk aracılığıyla ortaya koyduğu oranda devlet, zayıf da olsa biriçtutarlılık sınırlamasına tabi olacaktır. Devletin, hukukunu askıya alarak iradesini bir emir, bir çıplak zor olarak dayattığı alanların varlığı bir olgu olmakla birlikte, dayandığı üretim ilişkilerinin düzenli bir hukuksal/siyasal varoluşu için bu anların sınırlanması ve mümkün olduğunca hukukla kavranması (hukukileştirilmesi) için çaba harcanması gerekir.
Devletin kendini koyduğu (benimsediği) kurallarla bağlı sayması iki anlama gelir. İlk olarak konulan kurallar çelişmemelidir. Özellikle kurucukuralların varlığı kabul ediliyorsa bunun altında yer alan kuralların ona aykırı olmaması gerekir aksi takdirde temel kuruluş zayıflayacaktır. İkinci anlamıyla, kural koyucuları değil de kural uygulayıcılarını düşünmeliyiz, hukuk uygulamasının, kendisini düzenleyen kurallara uygun olması (due process of law) gerekir. Devlet kendisinin veya varlığını borçlu olduğu egemen toplumsal ilişkilerin varlığı için, koymuş olduğu kurallarla bağlı olmadan kural koyuyor ve uygulama yapıyorsa ortada bir kurallar toplamı bulunmakla birlikte bu “hukuk devleti” olmayacaktır.
Çelişkileri temizleyen mekanizmaların varlığı (temel hak ve özgürlüklerin güvenceye alınması, bunların anayasalarda düzenlenmesi, ancak yasayla sınırlanabilmesi, yasaların yargısal denetimi, yasaların genelliği ilkesi, yasal idare ilkesi, idarenin yargısal denetimi, idarenin mali sorumluluğu, suç ve cezaların kanuniliği ilkesi, doğal yargıç ilkesi, mahkemelerin bağımsızlığı, yargıç güvencesi vb. ilkeler) ve işletilmesi hukuk devletinin teknik varoluş koşullarını oluşturur. Bu mekanizmaları harekete geçirilmesi ve elde edilen sonuçların etkili olarak kullanılması ayrı bir sorundur, bunları kullanmaya ve kullananları engellemeye çalışan toplumsal öznelerin etkinliğine bağlıdır.
Hukuk devletinin içeriksiz bir araç olduğu da savlanmaktadır. Aracın iyi koşullarda tutulması ile bu etken aracın hangi amaçlarla kullanıldığı farklı konulardır. Bir araç olarak hukukun aleni (önceden duyurulmuş), istikrarlı (öngörülebilir) ve çelişmez nitelikte (kesinlik) olması aranır. Bununla birlikte hukuk sisteminin karmaşık ve işlemesi zaman alan mekanizmalarında irade açıklama yetkisi olanların (özellikle yargıçların) yorum yetkisi, kurumsal hukuk sistemine, sınırlayıcı ve bağlayıcı gücü hayli zayıflayan, sınırları iyice belirsizleştiren bir esneklik vermektedir. Bu durumda, birden fazla ve farklı sonucun hukuk sistemi içinde hemen hemen aynı tutarlılıkla gerekçelendirilebileceği durumlarda karar alan aktörlerin kararlarını nasıl güdülendiği önem taşır.
Hukuk devleti elbette içeriksiz bir araç değildir. Hangi hukukun “hukuk devleti” sorusuna günümüzde, kapitalist toplumsal ilişkilerden türeyen hukukun yanıtı verilecektir. Bununla birlikte kapitalizmin tarihsel olarak aldığı biçimlerin farklılığına koşut olarak farklı siyasal ve hukuksal yapılar (liberal hukuk, refah devleti hukuku vb.) ürettiği de unutulmamalıdır. Ancak bütün bunların gerisinde, özgür emek (hayat), sözleşme serbestisi (hürriyet) ve üretim araçlarında mülkiyet (mülkiyet) üçlüsü kapitalist hukuksal kuruluşun temeli olarak varlığını sürdürmektedir.
Kapitalist toplum, “toplumun yönetimini” siyasal alana havale ettiğine, kural koyma ve uygulama tekeli siyasal alanın örgütünde olduğuna göre devlet iradesi olmadan hukuk kuralı mevcut değildir. Diğer örgütlenmelerin kurallarından farkı, arkasında kısmi iktidarlardan farklı olarak devletin mutlak iktidarını bulmasıdır. Hukuksal düzenlemenin içeriği kural koyucunun keyfi seçişlerinden değil toplumsallıktan (toplumsal olgulardan) gelmektedir. Hukukun yaratıcısı veya benimseyicisi devletin iradesi, keyfi biçimde ortaya çıkmaz. Diğer özneleri ve tüm öznelerin devinimiyle oluşmuş yapıyı da hesaba katmamız gerekir. Devletin iradesinin kaynağına biçimsel unsur hukuk sisteminin kendisidir. Hukuk bir sistem olarak varlık kazandıktan sonra, sistem olmasından kaynaklanan gerekleri kurucu iradeye dayatır. Örneğin, “sistem” olmanın varlık nedeni olan içtutarlılık ve kurallar hiyerarşisi. Bunun dışında kamu otoritesinin açık onayını alan kuralların seçilmesini hangi koşulların etkilediği sorusu yanıtlanmalıdır. Engels’in saptamasıyla, “… sivil toplumun bütün gereksinimleri iktidardaki sınıf hangisi olursa olsun -herkese kendilerini yasa biçiminde dayatmaları için devletin iradesinden geçmelidirler. İşin kendiliğinden anlaşılan biçimsel yanı budur; sorun, yalnızca salt biçimsel olan bu iradenin … içeriğinin ne olduğu ve bu içeriğin nereden geldiği, neden özellikle şu şeyin değil de bu şeyin istendiği sorunudur. Eğer bunun nedenini arayacak olursak modern tarihte devlet iradesinin bütünü içinde sivil toplumun değişik gereksinimleri ile şu ya da bu sınıfın üstünlüğü ile son tahlilde üretici güçlerin ve değişim ilişkilerinin gelişimiyle belirlendiğini buluruz (Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu (Çev. Sevim Belli), 3.B., Ankara, Sol Yayınları, 1992, s,51).” Devletin iradesi varlığını güvenceye almayı üstlendiği üretim biçiminin gerekleri ve bu işlev için zorunlu olan kendi varlığının gerekleri ile belirlenmiş ve sınırlanmıştır.
Devlet iktidarının hukukla taşınması ve bir süre sonra da devletin kurumsallaşan sistemleşen hukukun içine sıkışması, toplumsal gerçeklikle hukuk arasındaki ilişkiyi bir yansıma ilişkisi olmaktan kurtarmaktadır. İradesini hukuk aracılığıyla ortaya koyan ve hukuk sisteminin içtutarlılığı ve bunu koruyucu mekanizmalarıyla kendine minimum bir sınır koyan devletin bu iradesinin ne taşıdığı elbette önemlidir. Hukuk, kendi kendini var eden kapalı bir sistem değildir. İktidar ve diğer toplumsal ilişkiler hukuktan türemez; bu anlamda hukukun üstünlüğü, egemenliği veya devleti yoktur. Ancak bu ilişkiler birkez hukuksal ifade kazandıktan sonra hukuk sisteminin kurumsallığı içinde enazından zamansal bir sınırlamaya girer. Bu nedenle hukuk toplumsal ilişkileri zorlamada bir araç olarak kullanıldığı gibi hukuk sistemi (hukuk devleti) de devlete ait (siyasal) ilişkilerde yönetenleri bir yöne doğru itebilir.
İçtutarlılık ve zaman sınırlamasının dışında kökenini ister devlet iktidarını elinde tutanların keyfiliği olsun isterse üretim ilişkilerinden kaynaklanan zorlamalar, çıplak zorla veya hukuki hilelerle hukukun ihlali çoğu zaman hukuk devletini anlamsız kılacak kadar yaygındır. Bu nedenle hukuk devleti tapınısının karşısında hukuk sisteminin olanaklarına karşı hiççi bir tavır da gelişmiştir. Unutulmamalıdır ki hukukun, gerçekliği bir de hukuk olarak kurma işlevi kaçınılmaz olarak ideolojik niteliktedir. Toplumsal gerçeklik, hukuksal bir kuruma veya kurala dönüşürken(-türülürken) zorunlu olarak yeniden ifade edilmekte, tipleştirilmekte ve eğilip bükülmektedir. Bir de ek olarak bu hukuksal gerçekliğin, hukukçular tarafından kavramsallaştırılması, sistemleştirilmesi ve bilgisinin üretilmesi sözkonusudur. Toplumsal bir gerçeklik olarak mübadele, mübadelenin hukuksal gerçeklik olarak kurulması ve bu hukuksal gerçekliğe ilişkin olarak hukukçuların ürettiği bilgiler. Hukukun bünyesinde olan bu özelliğin ötesinde hukukun ve özellikle hukuk devleti kavramının üstün bir ideolojik araç olarak kullanılmasına da tanık oluruz. Hukuk devleti tapınısında devlet, bir iktidar ve siyaset alanı olmaktan çıkar ve yansız hukukun egemenlik alanına dönüşür. Tüm sınıfsal ve genel olarak toplumsal çelişkiler, insanlardan bağımsız olarak hükmünü süren (rule of …) hukukun krallığında yitip gider. Tüm toplumsal sorunlar çözülmek üzere hukuka havale edilir. Hiçbir toplumsal öznenin iradesi hukuk dışında mevcut ve etkili kabul edilmez.
Sınıfsal (toplumsal) çelişkilerin siyasal ağırlığının azaldığı dönemlerde hukuk tapınısı ortaya çıkan boşluğu doldurur. Tüm siyaset, yasalar ve mahkeme kararları ile kendiliğinden işleyen bir alan olarak görünür. Sınıfsal çelişkilerin güçlü siyasal iradeler olarak ortaya çıktığı durumlarda ise hukuk, gerek tedirgin egemen sınıfın düzeni korumak için her türlü sınırlamadan bağışık olarak bastırıcı müdahalelerde bulunma arayışı veya gerekse iktidarı yeni alan sınıfın dönüştürücü müdahalelerine engel tanımama arayışı karşısında salt bir araca, gerektiğinde hukukla kılıflanmamış çıplak zor ile yer değiştirebilecek bir araca dönüşür. Bununla birlikte ikinci durum için şu da eklenebilir: devrimci dönüşüm anlarının temel yapıyı (yani anayasayı) yeniden kurduğunda, yeni iktidarın iradesini bir süre sonra yeni kuruluşun (anayasanın) içerisine, içtutarlılığına hapsetmesi gerekecektir.
Hukukun ve hukuk devletinin ideolojik nitelik ve kullanımından kaynaklan tapınıcı veya hiççi tavırlar bir yana bırakıldığında hukuk devletinin, devletin zorbalığını önlemede bir araç olmanın yanı sıra daha iyi, ileri veya adil olduğu düşünülen bir toplumsal-siyasal yapıya geçiş için yapılan mücadelenin ihmal edilmemesi gereken araçlarından biri olduğu da görülebilir. Burjuvazinin, kendi yarattığı, kurumsallaştırdığı ve eski toplumsal yapının temsilcilerine ve kalıntılarına karşı bir silah olarak kullandığı kurumların, kapitalist toplumsal formasyonu aşmak isteyenlerce kullanılması karşısında özel bir tahammülsüzlüğü vardır, bu kurumları gericileştirmek ve anlamsızlaştırmak için özel bir çaba harcanır ( Bkz.Karl Marks, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i (1852), II.Bölüm). Bu çabanın karşısına, sözkonusu kurumlardaki sermaye/piyasa egemenliği özelliklerini törpüleyici ve insanlığın ortak mirası olan yönlerini vurgulayıcı bir çabayla çıkılmalıdır.
“Hukuk Devleti”, in Kavram Sözlüğü (Söylem ve Gerçek), c.II, (ed. Fikret Başkaya), Özgür Üniversite Kitaplığı: 59, Maki Basınç Yayın, Ankara, 2006, s.201-233
HUKUK DEVLETİ VE KANUN DEVLETİ
HUKUK DEVLETİ VE KANUN DEVLETİ
(www.fatih.edu.tr/~omercaha/.../Hukuk%20devletivekanundevleti.doc)
Hukuk devleti ile kanun devleti son zamanlarda sıkça karşılaştırılan iki devlet modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak hukuk devletini tanımlamak ve sınırlarını belirlemek kanun devletine göre nispeten daha kolaydır. Hukuk devletinin temel özellikleri tüm siyasal sistemlerde ve toplumlarda hemen hemen aynıdır. Oysa kanun devleti olarak isimlendiren devlet yönetimi dünyanın değişik ülkelerinde değişik şekillerde görülebilmektedir. Bu tür devlet modelleri kimi ülkelerde bir siyasal partinin, kimi ülkelerde askeri elitin, kimi ülkelerde de bir liderin diktası altında karşımıza çıkabilmektedir.
Bununla birlikte modern dünyada demokratik rejimlerin devleti hukukun gölgesi altında belli bir çerçeveye oturtmuş olması da hukuk devletini tanımlamamızı kolaylaştıran bir faktördür. Demokratik rejimlerde hukukun üstünlüğü ilkesini esas alan hukuk devleti anlayışı bir bakıma bir ideal olarak karşımıza çıkmaktadır. İdeal bir model oluşturduğu için sınırlarını ve niteliğini tanımlamamız da kolaylaşmaktadır. Ancak kanun devleti için aynı şeyi söylemek o kadar kolay değildir. Zira kanun devleti diye ideal bir model söz konusu değildir. Kanun devleti genellikle yöneticilerin toplum üzerindeki keyfi yönetimine dayandığı için her toplumda ve zamanda farklı şekillerde karşımıza çıkabilmektedir. Daha çok hukuk devleti prensibine göre yönetilmeyen devletleri kanun devleti kategorisinde toplamak gibi bir alışkanlığımız vardır. Ancak sosyalist rejimlerle teokratik rejimlerde gördüğümüz gibi hukuku bir ideoloji ya da dini doktrin ile ikame eden rejimlerde de aslında devlet bir çeşit hukuk veya ideoloji gibi üst değerler sisteminin sınırları içine çekilmektedir. Bu bakımdan modern demokratik rejimlerde gördüğümüz hukuk devletinin dışında kalan tüm devletleri kanun devleti kategorisinde toplamamız oldukça zor görünmektedir.
Temel hak ve hürriyetler, belli başlı ideolojiler, dini doktrinler ya da yönetici elitin iradesiyle ilişkisi göz önünde bulundurularak bir analiz yapıldığında genel olarak üç tür devlet modelinden söz edilebilir: Devleti temel hak ve hürriyetlerin hizmetine sokan model, devleti bir ideoloji ya da dini referansın hizmetine sokan model ve devleti yöneticilerin hizmetine sokan model. Temel hak ve hürriyetlere ve aynı zamanda vazgeçilmeyen ve değiştirilmeyen ilkelere dayalı olan birinci model hiç kuşkusuz hukuk devletini anlatmaktadır. İkinci model de hukuk devleti gibi devleti vazgeçilmez ve değiştirilmez ilkelerle hareket eden bir aygıt haline getirmektedir. Hukuk devletini “ilkelere”, kanun devletini ise “keyfiyete” dayalı bir model olarak kabul ettiğimizde ideolojik ya da teokratik sistemler ilkelerle hareket ettikleri için hukuk devleti modeline daha yakın gibi görünmektedirler. Ancak sistemin dayandığı felsefe ve temel amaçları bakımından incelendiğinde bu modellerin hukuk devleti modelinden oldukça uzak mesafede bulundukları anlaşılır. Hatta ürettikleri değerler bakımından aslında hukuk devletinin en fazla karşıtı olan modelin bu model olduğunu söyleyebiliriz. Bu sistemleri hukuk devleti olmaktan çıkaran en temel husus, bunların devleti insanın değil; belli bir ideolojinin ya da dini doktrinin hizmetine sokmaları; dolayısıyla içinde bireylerin de yer aldığı sistemin tüm aygıtlarını bu referanslara göre harekete geçirmeleridir.
Bu bakımdan hukuk devletiyle karşılaştırılacak olan bir devlet modelinin özellikle de ideolojik devlet modelinin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak buradaki analizler, yöneticileri sistemin tanrısı haline getiren ve devleti onların keyfi uygulama alanına dönüştüren üçüncü devlet modeli üzerine bina edilecektir. Kanun devletini tam anlamıyla karşılayan modelin bu olduğu varsayımından hareketle bir değerlendirme yapıldığında hukuk devleti ile kanun devletini birbirinden ayıran bir çok faktörün bulunduğu görülür. İki sistem arasındaki en temel fark bu sistemlerin felsefelerinde görülmektedir. Hukuk devletinin temel felsefesi sistemin tüm aygıtlarını insanın hizmetine sokmasıdır. Bu anlamda bürokrasi, ordu, siyasal partiler, dernekler, kanunlar, ekonomik hayat, kısaca tüm resmi ve gayri resmi kurumlarıyla sistem bireylerin hizmetine girer; onların temel hak ve hürriyetleri ve mutluluğu ilkesine göre işler. Birey bu sistemlerde ulus, devlet, vatan, cemaat gibi kollektif varlıklardan önce gelir; hatta bu varlıkların üzerinde yer alır. Bu sistemde yöneticilerin devlet otoritesine sahip olmaktan kaynaklanan her hangi bir üstünlüğü yoktur.
Hukuk devleti bu temel felsefeden hareketle kanun devletinden çok farklı uygulamalara sahiptir. Hukuk devleti her şeyden önce eşitlik ilkesine dayanır. Tüm bireyleri aynı insani öze sahip olarak kabul eder ve buradan hareketle insanlar arasında ayrım yapmaz. Bununla birlikte devletin bütün kurallarını, faaliyetlerini ve kurumlarını hukukun üstünlüğü ilkesine dayandırır. Burada esas alınan hukuk, insanların vazgeçilmez, temel ve evrensel haklarla dünyaya geldiğini kabul eden tabii hukuktur. Tabii hukuk ilkesi hem devletin üzerinde yer alır; hem de üretilen pozitif hukuk (toplumun ürettiği yasalar) için bir referans oluşturur. Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesine göre işleyen bir toplumda tabii hukukun gereği olarak temel hak ve hürriyetlere aykırı yasa üretilemez. Yasalar yönetici elitin topluma hibe ettiği bir bağış değil; aksine toplumun kendi temsilcileri aracığıyla tabii hukukun ışığı altında formüle ettiği kurallardır. Dolayısıyla, yasaların temel hak ve hürriyetleri esas alması ve toplumun rızasına dayanması şarttır. Hukuk devletinde yasalar yaptırımcı değil, yapıcıdır; daraltıcı değil, genişleticidir; yasaklayıcı değil, özgürleştiricidirler. Hukuk devletinde yasaların kabul ettiği temel ilke “özgürlüklerin esas, sınırlamaların ise istisnai” olmasıdır. İstisnai bir durum olmadıkça temel haklar ve özgürlüklerle ilgili bir sınırlama getirilemez.
Oysa kanun devleti tamamen yöneticiler üzerine bina edilmiştir. Kanun devletinde bireyi aşan kollektif varlıklar her zaman çok daha önemlidir. Bu anlamda millet, devlet, cemaat, vatan, ordu, bürokrasi, parti, şef, lider, önder, emir gibi varlıklar bireylerin mutlak anlamda üzerinde yer alır. Yöneticiler gücünü ve meşruiyetini ne hukuk devletinde olduğu gibi hukuktan ve halkın rızasından, ne ideolojik devletlerde olduğu gibi bir ideolojiden ne de teokratik rejimlerde olduğu gibi bir dinden alırlar. Güçlerinin tek kaynağı vardır; o da devlet otoritesidir. Otoriteyi sağlam temele dayandırmak için ekonomik kaynaklara olduğu gibi kültürel ve sosyolojik kaynaklara da mutlak anlamda hükmederler. Yöneticiler meşruiyetlerini toplumun rızasından ya da onları üstten bağlayan bir kaynaktan almadıkları için onlarla yönetilenler arasındaki bağ korku ve zora dayanmaktadır. Bu tür devletlerde yönetimin en fazla ürettiği değer korkudur. Bir yandan iç ve dış düşman korkusu, bir yandan da kendi azameti ve kudretinden kaynaklanan bir korku yaratarak toplumu sindirir ve kendi otoritesine boyun eğmek zorunda bırakır. Bu tür devletlerde yönetici sınıf iktidarını sürdürmek için her tür araca başvurur. Toplumda genel geçer dinsel, ideolojik ve kültürel tüm kaynakları kullanarak toplumun sempatisin kazanmaya ve onlar üzerindeki korkuyu bu tür kaynaklarla yumuşatmaya çalışır.
Hukuk devletinin aksine, kanun devletinde en üstün değer devlettir. Devlet hem hukukun yapıcısı, hem kaynağı hem de koruyucusudur. Devlet yöneticileri birer “ölümlü tanrı” olarak kabul edilir. Onların tanrıdan farkları ölümlü olmalarıdır. Bu bakımdan devlet yöneticilerinin beyanları, emirleri, buyrukları kanunlar için önemli bir referans olarak kabul edilir. Kanunlar toplumun temsilcileri tarafından yapılsa dahi devletin tayın ettiği çerçevenin dışına çıkamaz. Bu anlamda kanun devletinde yasaların amacı özgürleştirmek, temel hak ve hürriyetleri genişletmek ve koruma altına almak değil; devlete sorgulanamayan bir kutsallık atfetmek ve devlet otoritesini bu kutsallık üzerinden topluma hakim kılmaktır. Bununla birlikte kanun devletinde tabii hukuk ve toplumsal rıza yerine geçen şey yöneticilerin emir ve buyruklarıdır. Dolayısıyla kanun devleti, hukuk devletindeki tabloyu tersine çevirir. Hukuk devletindeki en üstün değer olan hukukun yerine, devlet ve devletle özdeşleşmiş olan yöneticilerin iradesini geçirir. Kanun devleti aynı zamanda insanı esas almadığı için insanlar arasındaki eşitlik ilkesine de fazla itibar etmez. Burada rejimin dostları ve düşmanları vardır ve bu ölçü muazzam biçimde imtiyaz mekanizması ortaya çıkarır. Devlet toplumdan kaynak toplarken de, elindeki kaynakları değişik mekanizmalar yoluyla dağıtırken de dost ve düşman kategorisine göre hareket eder. Korku mitosundan beslendiği için rejim hattı zatında kendi bekasını sürdürmek için düşman üretmek zorundadır.
Kısaca, insanlık devlet olgusuyla karşı karşıya geldiği tarihten beri temel hak ve özgürlüklerle devlet otoritesi arasındaki gerilim tartışma konusu ola gelmiştir. Eski Yunan ve Roma dönemindeki büyük felsefi akımlarla Hıristiyanlık ve İslam dinleri insanların tabii hukukun gereği olarak vazgeçilmez temel bir takım haklarla donatıldığını kabul etmişlerdir. Bu bakımdan insanların bazı temel haklarını devlet otoritesi karşısında güvence altına almışlardır. Ancak bunlar devlet otoritesinin sınırlarını tam anlamıyla tayin etmedikleri için pratikte devletler bireylerin temel haklarını ihlal edebilmişlerdir. Modern demokrasinin gelişmesine paralel olarak siyasi anlamda ortaya çıkan kayda değer en önemli gelişme hukuk devletinin üç temel sacayak üzerinde gelişmiş olmasıdır. Hukuk devletinin bu üç sacayakları tüm bireylerin eşitliği, hukukun devlet üzerindeki üstünlüğü ve temel hak ve hürriyetlerin vazgeçilmezliği ilkeleridir. Bir devlet bu ilkelere göre hareket etmedikçe yönetim yapısı ne olursa olsun, yasaları nasıl yapılırsa yapılsın bu devlet bir hukuk devleti olamaz.